Şeker Fabrikalarının Özelleştirilmesi Ekseninde Gıda Egemenliği Atölyesi  Sonuç Raporu

13 Mayıs 2018 tarihinde, Kadıköy Kooperatifi olarak “Şeker Fabrikalarının Özelleştirilmesi Ekseninde Gıda Egemenliği” başlıklı bir atölye düzenledik. Atölyeyi düzenlemekteki temel amacımız, özelleştirme sürecinin üretici ve tüketici kesimleri nasıl etkilediğini farklı boyutlarıyla ele almaktı. Şeker pancarı üreticilerinin bu süreçteki konumu, özelleştirme sürecinin kamu politikaları açısından anlamı ve nişasta bazlı şekerin (NBŞ) piyasada kullanılmasıyla beraber oluşacak halk sağlığı sorunlarını anlamak ve değerlendirmek istedik. Bunun sonucunda da nasıl bir gıda politikası geliştirilmesi gerektiğini tartıştık. Atölyemize Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube başkanı Ahmet Atalık, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu başkanı Abdullah Aysu ve gıda mühendisi Bülent Şık birer çerçeve sunuş ile katkıda bulundular. Sunuşlar sonrasında üç çalışma grubu içerisinde başlıklar derinlemesine tartışıldı.

1

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve kamu politikaları

Ahmet Atalık, ZMO İstanbul

Ülkemizde ilk şeker fabrikasının temelini Uşaklı Molla Ömer oğlu Nuri -sonra da Şeker soyadını alıyor, Nuri Şeker atıyor. 1925 yılında arkadaşlarıyla bir araya gelerek Uşak Terakki Ziraat T.A.Ş’yi kurarak fabrikanın temelini atıyorlar. O süreçte aynı zamanlarda İstanbul’da Türkiye İş Bankası, Ziraat bankası, Trakya’nın özel idare müdürleri ve özel şahısların katılımıyla birlikte 1925 yılında İstanbul ve Trakya şeker fabrikaları Türkiye anonim şirketi kuruluyor. Alpullu’daki fabrikanın temeli atılıyor. Tarihte hep 26 kasım 1926’da Alpullu şeker fabrikası 2. temeli atılan fabrika olmasına karşın uşaktaki fabrikadan bir ay önce üretime başladı diye geçiyor. Bir TV programında Nuri Şeker’in torununa bağlandılar. Kendisi 70 küsür yaşında. Şöyle bir tabirde bulundu: “Uşak’taki fabrikanın temeli erken atıldı ve şeker üretimine Alpullu’dan önce başladı. Ama Atatürk’ün planlanmış Alpullu ziyareti olduğundan şeker üretimi başlamadı. Alpullu, ilk şeker üreten fabrika olarak tarihe geçti”. Bu tarih, yani 26 Kasım günü, Türk şeker sanayimizin kuruluş günü olarak kabul ediliyor. Daha sonra ’33 ve ’35 yıllarında Turhal ve Eskişehir fabrikalarımız kuruluyor. 4’e ulaşınca sayı, bir grup altında toplayıp planlı sistematik bir şeker üretimi sağlamak amacıyla 1935 yılında Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi oluşturuluyor. 

Hemen günümüze gelirsek, son olayları dışında bıraktığımızda Türkiye’de şeker pancarından şeker üreten 33 fabrika olduğunu görüyoruz. Bunların 25’i Türkiye Şeker Fabrikaları’na aitti. 8 tanesinin 5’i Pankobirlik, 3’ü özel sektöre ait. 33 fabrika 3.1 milyon ton üretim kapasiteleri var. IMF’ye verilen niyet mektuplarında 2000 yılında bu fabrikalar özelleştirilme kapsamına alındılar. 2002 yılında bir Şeker Kanunu çıktı, bunun en tartışılan yönü yurtiçi şeker yeterlilik üzerine kurgulanmış bir kanun. Kotalar da o şekilde tahsis ediliyor. En tartışılan yönü NBŞ (nişasta bazlı şeker) kotası idi. Yurtiçi üretimin %10 kotasının NBŞ’ye verilmesi öngörüldü. Bakanlar Kurulu’na bunu artırıp eksiltme yetkisi verildi. Bakanlar Kurulu da hep artırdı ve bu bir takım sorunlar yarattı, özelleştirmeler gündeme geldi. Devletin elindeki 25 fabrikanın da özelleştirilmesi gündeme geldi ve özelleştirilmeye başlandılar. Resmi Gazete’de yayınlandıklarında net satılmış olacaklar; henüz hiç birisi resmi gazetede yayınlanmadı. bu kotaları gerek NBŞ gerekse pancar şekeri kotaları 2001 yılında çıkarılan Şeker Kanunun çerçevesinde Şeker Kurumu tarafından belirlendi. Devletin 25 şeker fabrikasına ayrılan kota 1 milyon 300 bin ton iken Pankobirlik’in 5 ve özel sektörün 3 fabrikasına ayrılan kota 1 milyon ton kadar. Yani 25 fabrika ile 8 fabrikaya ayrılan ton neredeyse aynı kotaları. Kotasızlıktan tabi zarar meydana gelip özelleştirmelere başlanmış vaziyette. Şeker Kurumu içinde, gerek NBŞ gerek pancar üreten sektör temsilcisi ve Türkiye Şeker Fabrikaları temsilcileri olan bir kurulu vardı. Bu kurul KHK ile 2017 Aralık ayında kapatıldı. Yetkileri Tarım Bakanlığı’na devredildi. Şeker Kurumu’nun web sitesinde önemli bilgiler vardı. Devredilince, Tarım Bakanlığı sayfasında hiç biri kalmadı. Mesela ülkemizde NBŞ üretiminde kullanılan mısır miktarını bilen var mı? Artık hiç öğrenemeyeceksiniz çünkü hiç bir NBŞ bazlı şirket bu detayı vermiyor, ama Şeker Kurumu bu detayları veriyordu. 1 milyon 200 bin ton mısır kullanıyorlardı arkadaşlar. Tabi resmi kayıtlarda; gayri resmi ne kadar iş dönüyor onu pek bilemiyoruz. Tarım Bakanlığı içerisinde bu sektörlerin temsilcileri olmayacak. 

Sıkıntı şöyle gözükebilir: Şeker Kurumu kapatıldı birden ve ardından Cargill’in verdiği bir rapor neticesinde durduk yerde sinyali verilmeden fabrikaların satışı gündeme geldi. Şimdi bakıyorsunuz  NBŞ piyasasının %90’ı büyük kısmı Cargill olmak üzere Amerikan ulusötesi şirketi Amylum ve Cargill, Ülker ortaklığı olan Pendik Nişasta AŞ’ye ait. Dolayısıyla bu şirketlerin hükumet üzerinde, Tarım Bakanlığı üzerinde korkunç bir etkileri olduğu görülüyor. Şeker Kurumu tarafından iyi kötü kanunla belirlenmiş kota çerçevesinden işler yürütülürken şimdi Bakanlar Kurulu da hep devreye girip %30-35 civarında ortalama yıllara göre bu kotayı artırırken bu yetkilerin Tarım Bakanlığına devredilmesi çerçevesinde daha büyük bir etki ile piyasada NBŞ kullanımının artacağından çok rahat bir şekilde bahsedilebilir. Her ne kadar kotayı %10’dan %5’e düşürmüş olsalar da şu son 2018’in Şubat ya da Mart aylarıydı… Hiç bir şey farketmiyor. Neden? TUİK’i açıp baktığımızda bu ülkeye açıkça NBŞ ithalatı var. Dolayısıyla vergileri de düşürdüler Nisan başlarında, %150’lerden %130’lara ve Bosna Hersek’ten de sıfırladılar NBŞ vergilerini. 

Gerek özelleştirmelerin gündeme gelmesiyle gerekse bu Şeker Kurumu’nun kapatılması sektör temsilcilerinin dışarıda kalıp her şeyi detaylarıyla izleyememesi ve ithalat izinlerinin resmi gazetede yayınlanıp kolaylaştırılması açısından baktığımızda TR’de şeker pancarından şeker üretiminin gerilemesi NBŞ’nin artması yönünde önemli sinyaller ve adımlar atılmış vaziyette. Bu noktada üzerimize bir görev düşüyor. Şeker fabrikalarının özelleştirilmemesi için geç kaldık erken davrandık değil… Erken de davransak karşımızda ülkeyi yöneten ve halkın da büyük çoğunluğunun oy verdiği devasa bir güç var. Oy verenlerin de hiç eleştirmediği bir güç var. Bundan sonrası için yapılması gereken şey konusunda, şu anda Kimya, Ziraat ve Gıda Mühendisleri odaları olarak bir platform kurmaya çalışıyoruz: “NBŞ’ye Hayır Platformu”. Kurucusu biz olacağız, biz kuracağız, biz söz sahibiyiz diye bir şey yok. Hepinizi davet edeceğiz. Şu anda ön hazırlıklarını yapıyoruz. Bu konuda çözmemiz gereken noktalar var. Biz “GDO’ya Hayır Platformu”nu  kurup çıktığımızda, hiç bir profesör karşımıza çıkmadı. Çünkü o konuyla alakalı dünyadaki bütün yayınları okuyoruz. Lehte olanı da aleyhte olanı da. Neyin ne olduğunu çok güzel çözümledik herkesin katılımıyla. NBŞ konusunda da bir takım ince noktalar var; onları bilimsel açıdan aşmak için uğraş veriyoruz. Onları aşacak noktaya geldiğimiz anda tüm Türkiye’de, sizlerin de tanıdığı kurumlarla birlikte. GDO’ya Hayır Platformu’nu kurarken yaptığımız gibi, büyük bir salonda bir araya gelip NBŞ’ye Hayır Platformu’nu kuracak, halkımıza gerçekleri anlatacağız. 70i aşkın kurum var. Bazı kurumlar pasif ama bir eylemlilik olduğunda hemen organizasyon yapıp gerekli desteği veriyorlar. Sadece kurum değil bireysel olarak insanlar da var. Seçimden sonra mı olur ne zaman bilmiyorum…. Az önce kısaca özetlediğim üzere kamu yönetimi dağılmış durumda… Ortaya çıktığımızda bir sürü profesör bizi yalanlamak, ezmek üzere hemen organize olacaklar. O noktaya o güce geldikten sonra tüm gücümüzle çıkıp birbirimizi eğiterek, bize sorulduğunda neyin ne olduğunu net bir şekilde ifade edebilecek hale gelicez. O  zaman karşımızda kimse duramıyor.

2

Gıda güvenliği üzerinden halk sağlığı ve NBŞ 

Bülent Şık, Gıda Mühendisi

Çok genel bir şeyler söyleyeceğim sonra üzerine konuşmak daha uygun olur. Nişasta bazlı şeker ya da kısaltarak söylediğimiz şekliyle NBŞ konusunu mutlak suretle işlenmiş gıdalarla birlikte ele almak gerekiyor. Çünkü gıda endüstrisinin yoğun miktarlarda kullandığı bir madde NBŞ. Tarihçesi 1970li yıllara gidiyor, 1970li yıllarda endüstriyel olarak üretilen bir şeker. Mısırdan üretilen bir şeker. Dünya genelinde çok yaygın kullanılan ve üretilen şekerin %70i şeker kamışı bitkisinden elde ediliyor kalanı şeker pancarından elde ediliyor ve NBŞ üretimi aslında oransal olarak çok düşük fakat gıda sanayinde kullanımı epeyce yüksek özellikle alkolsüz, gazlı içeceklerin üretiminde çok yoğun kullanılan bir ham madde diyelim. Şekeri şeker pancarı ve şeker kamışından sonra 3. Elde etme yöntemi nişastadan. Kullanılan nişasta mısır ya da patates nişastası da olabilir fark etmez başka herhangi bir nişastası bol bir gıda da olabilir. Mısır bu açıdan en çok önem arz eden gıdalardan biri. Amerika’da 1970’li yıllarda endüstriyel üretimle mısırdan NBŞ temini enzimatik yollarla gerçekleştirilmiş. Neden? Çünkü Amerika’nın elinde mısır üretmek için muazzam bir ekolojik ortam var. Ve aşırı bir mısır üretimi var ve mısırdan şeker elde etmek uygun bir yöntem de varsa iyi bir şey olarak görülüyor. 

Neden böyle bir yola gidildi? Neden sıvı şekeri yiyecek içeceklerde özellikle de abur cubur kategorisindeki ürünlerde artık çok kullanıyoruz? Pancar şekeri odağında konuşalım, ülkemizde üretimi olduğu için; gerek pancardan gerekse de şeker kamışından üretilen şeker bildiğimiz çay şekeri dediğimiz sakkarozdur. Bünyesinde 2 ana birim bulunur yan yana. Bir birim fruktoz bir birim glikoz; oransal olarak yarı yarıya yani. Sıvı şekerde ise fruktoz oransal olarak daha yüksektir. Mısır şurubu, fruktoz şurubu, NBŞ olarak bilinenlerde fruktoz daha yüksektir. Bu neden böyle? Fruktoz glikozdan daha tatlıdır. Dolayısıyla daha yüksek bir tatlılığa sahip olması ürünleri tatlandırırken, şeker bulunan gıdaların üretiminde tatlılık önemli bir kriterse şekerlemelerde, unlu mamüllerde, alkolsüz gazlı içeceklerde bir kullanım rahatlığı sağlayacaktır. Ama gıda endüstrisinin bunu talep etmesinin en önemli gerekçesi gıda üretim prosesinde üretim maliyetini düşürmesi. Toz şekeri aldığınızda onu çözündürmek zorundasınız önce. Aynı evde çaya şeker atar gibi. Sonra bunu filtre etmek, proseslerden geçirmek maliyeti yükselten bir etki doğuracaktır. Yapılan araştırmalar sıvı şeker kullanımının toz şekere kıyasla maliyeti %12 ile 15 arasında düşürdüğünü gösteriyor. NBŞ kullanılmasına geçilmesinde egemen olan unsurun maliyet olduğu söylenebilir ve bu gözle bakıldığında da dünya genelinde üretilen işlenmiş çeşitli gıda ürünlerinde NBŞ kullanımının yıldan yıla sürekli arttığını söylemek de mümkün.

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Sağlık odağında konuşacağımız zaman, şekerin yol açtığı, aşırı şeker tüketiminin yol açtığı sağlık sorunlarını konuşacağımız zaman sadece NBŞ tüketimini hedef tahtasına koymamak gerekiyor. Fruktozun yüksek miktarda bünyeye girmesinin yol açtığı sağlık sorunları var; fakat aynı sağlık sorunlarına fazla şeker alımında da yakalanıyorsunuz. Bu konuyla ilgili çeşitli çalışmalar var. NBŞ kullanımının düşük olduğu veya olmadığı ülkelerde de obezite oranları yükseliş gösteriyor örneğin. Gıdalardaki şekerin ölçüsü ne olmalı mesela kritik sorulardan bir tanesi. Şeker kullanımı obezitenin nedeni midir? fruktoz acaba obezite üzerinde etkili midir? bu konuda yapılmış en önemli çalışmalar endokronoloji dediğimiz tıbbi alandan geliyor. Hormonları inceleyen bilim dalı; hormonların yol açtığı metabolik, fizyolojik etkileri araştıran bilin alanı. Özellikle pediatrik endrokonoloji, yani çocuklardaki hormonal sistemin nasıl çalıştığını inceleyen bilim alanından çok fazla sayıda tıbbi çalışma var. Bu çalışmalar şunu gösteriyor… Ama önce neden çocuklarda onu da söyleyeyim bizim ülkemizde de benzeri bir sorun olduğu için; dünya genelinde çocuk nüfusta gözlenen obezitede şiddetli bir artış var. Dünya Sağlık Örgütü bunun en önemli halk sağlığı felaketi olduğunu söyledi. Yoksul ülke, zengin ülke farketmiyor. Avrupa’da da yükselişte, Amerikada da, Orta Afrikada da; neden böyle nedenlerine sonra değineceğim. Şimdi bir kere vücudumuzun temel kullandığı, bütün enerji metabolizmasında kullandığı şeker glikoz. Glikoz doğada çeşitli gıda ürünlerinde bulunur ve kan şekerindeki glikoz miktarı çok dikkatle ayarlanır. Karaciğer, pankreas, beyin gibi organlar koordineli çalışarak kan şekerini sabit tutmak ister. Kan şekerinin düşmesi de bir sağlık sorunudur, yüksekliği de diyabet dediğimiz sorundur. Şeker içeren ya da şeker içeriği yüksek gıdaları sürekli, sıklıkla tüketmek kan şekerini düzenleyen metabolizmanın çalışmasında bozukluklara neden oluyor; şeker hastalığına zemin oluşturuyor; ayrıca kalp damar hastalıkları, yüksek tansiyon gibi çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Sorun şurada, bu hastalıkların görülme sıklığı giderek artıyor. Üstelik dünya genelinde yapılan çeşitli çalışmalarda, çeşitli toplumlara bakılıyor ve bu hastalıkların görülme yaşının gittikçe düştüğü dile getiriliyor. Bu büyük bir felaket çünkü 13-14 yaşında bir çocuğun diyabet hastası olması 30 yıl önce gerçekten düşünülemezdi. Çocukluk çağı diyabeti bütün ülkelerde yükselişte ve bunun gıda alımıyla ciddi bir ilişkisi var. Peki hangi gıdalar buna yol açıyor? NBŞ’nin yüksek oranda kullanıldığı çeşitli işlenmiş gıda ürünleri bu probleme yol açıyor. Ancak NBŞ kullanmayıp doğrudan çay şekeri kullandığınızda da obeziteye yol açma açısından aynı. Aradaki en temel fark fruktoz sağlık bozuklularına yol açan mekanizmayı daha hızlı ilerletiyor. Dolayısıyla temel mesele yiyecek ve içeceklerle birlikte şeker alımının yüksek olması olarak görüşmeli. Ama aldığımız şeker NBŞ ise kilo alımı ve obezite döngüsüne çok daha hızlı bir şekilde giriyoruz. Dolayısıyla NBŞ primer öncelik olmalı; kullanımını azaltma ya da önleme doğrultusunda bir çaba gösterilmeli. Ancak temel çerçeve şeker alımını düşürmek olmalı, bunu unutmayalım herhalde gene üzerinde dururuz, açıklarız olabildiği kadar.

Şimdi temel sorun peki biz evde herhangi bir yiyecek pişirirken -kadınların ve erkeklerin ikisinin de çalıştığı bir ortam olduğunu varsayarak konuşuyorum- fruktoz şurupları kullanmıyoruz. Endüstriyel üretimde maliyeti düşürmek için, işleme kolaylığı sağladığı için kullanılır NBŞ, ya da fruktoz içeren sıvı şeker. Ahmet hocam şeker kotaları hakkında bilgi verdi ve NBŞ’nin Türkiye’ye bol miktarda girdiğini söyledi, çok doğru. Ama kotalara gerçekten takılmamak gerekiyor. Ülkemizdeki mevzuata ve uygulamalara bakıldığında 250 bin ton, 300 bin ton NBŞ kotası varmış gibi görülnyor. Fakat Türkiye’ye giren NBŞ miktarı bu kota rakamlarının çok üzerinde. Genellikle yılda 1 milyon tonun üzerinde. Yani belirlenen kotanın 3, 4 katı ithalat yapılıyor. İthalat, bakanlar kurulunun özel izniyle oluyor. Mesela Ülker başvuruyor, bakanlar kurulunda izin çıkıyor. Türkiye’nin NBŞ tartışması kesinlikle kotalar üzerinden gitmemeli. Yıllık şeker üretim miktarı ile ilgili elimizde bir rakam var, bunu dile getireceğiz ama ithalat miktarını da bilmemiz ve dikkate almamız gerekiyor. İthalat çok yüksek çünkü. Yani yıllık şeker üretimimiz 2,5 milyon ton civarında -tahminimi söylüyorum, yıllara göre değişiyor- ama bunun %40’ına denk gelen miktarı yani yaklaşık 1 milyon tonu NBŞ’dir ve bu NBŞ’nin işlenmiş gıda ürünlerinde kullanıldığını düşünmemiz gerekiyor.

İşlenmiş gıda ürünlerini hedef tahtasına koymalı mıyız? İşlenmiş gıdalarda şöyle bir ayrım yapmak gereklilik. Gıda işleme teknikleri, gıda güvencesi dediğimiz yani bir ülkenin, bir coğrafi bölgenin, bir toplumun kendine yeterli gıdayı üretmesinin bütün altyapısnın koşullarını teminat altına alan çalışmalardır. Sadece tarımsal üretim de değil, ekolojik kirlenmeyi engellemektir falan falan… Ancak gıda işleme teknolojileri olmadan gıda güvencesini sağlamak olanaksız. Bir örnek vereceğim, ülkemizde yaklaşık 20 milyon ton civarında çiğ süt üretiliyor. Basit bir pastörize etme ya da soğutma işlemi yapamadığınız için bu sütün yaklaşık %10.5 ile %11’i bozuluyor. Yani işte 2 milyon ton civarında bir rakama denk geliyor ki muazzam bir rakamdır bu. Bu sütü üretmek için bir yem maddesini, enerjiyi ilave katkıları düşündüğünüzde ciddi bir ekonomik kayıptır bu. 

İşlenmiş gıda kötüdür doğru bir algı değil. Hedefimizi iyi saptayamazsak boşa konuşmuş oluruz. Hedefimizde ne olacak? Eleştireceğimiz nokta neresi olacak? Eleştireceğimiz nokta şeker içeriği çok yüksek işlenmiş gıdalar; bu gıdalar kesinlikle hedef olmalı. Başka türlü bu işe girişemeyiz. Bu gıdalar hangileri? Çeşitli tanımlar var bu gıdalarla ilgili, örneğin literatürde junk gıda diye geçer, ıvır zıvır gıda demek. Türkçede buna uygun abur cubur gıda diyebiliriz. Peki bir gıda maddesinin abur cubur olduğunu nasıl anlarız? kritik soru bu. Bir gıda maddesini abur cubur olarak nitelemek için iki kriter yan yana olmak zorunda: elimize aldığımız bir işlenmiş gıda maddesi paketi açtığımız anda yemeye hazırsa ve besin içeriği düşük şeker içeriği yüksekse o gıda abur cubur olarak nitelenebilir. Yani bir gıda maddesi paketi açıldığı anda yemeye hazırsa ve o gıda maddesinin besin içeriği yani protein var mı? yağ asitleri kombinasyonu iyi mi? vitamin içeriği yüksek mi? mineral madde kompozisyonu iyi mi? gerçekten vücudumuza girdiğinde sağlıklı beslenmemizi sağlayan besin öğelerini içeriyor mu? gibi soruların yanıtı olumsuzsa ki çoğu abur cubur gıda böyledir; yani besin içeriği zayıf, yok ya da çok düşüktür; peki ne var? şeker var bolca, şeker içeriği yüksek. İşte bu tip gıdalar sorunlu bir gıda maddesi olarak görülmeli. İşlenmiş bir gıda maddesini abur cubur olarak nitelemek için: paketi açtık, yemeye hazır 1. kriter; 2. kriter besin öğesi düşük, şeker yüksek. öyleyse bu gıda maddesi hedef tahtasına konabilir. NBŞ’ye hayır platformu kurulacaksa veya başka bir platform ya da çalışmada bu tip işlenmiş abur cubura erişimi azaltacak, her yerde ve çok kolayca satılıyor olmasını engelleyecek yöntemler üzerinde durmak, düşünmek zorundayız. Bu tip gıdaların obezite sorunu açısından çok kritik önem taşıdığını, bu soruna yol açan gıdalar olduğunu düşünmemiz gerekiyor. 

3Burada ciddi tartışma şu: ”tamam da kardeşim insan iradesi diye bir şey var, sen de az ye”. Sağlık Bakanlığı’nın yayın ve açıklamalarında ve dünya genelinde böyle ”bir gıda maddesini fazla miktar yediğinizde hepsi zararlıdır” gibi bir anlayış var. Burada da hedefe tahtasına şunu koymamız gerekiyor: çocuk sağlığı üzerinden konuyu konuşacağız. Bütün dünyada gözlenen çocuklarda kilo alımı ve obezite artışının işlenmiş gıdalarla, özellikle de NBŞ ve şeker içeriği yüksek abur cubur gıdalarla doğrudan ilgili olduğunu belirten binlerce yayın var bu konuda. Artık hiç bir kuşku yok. Dolayısıyla biz çocukları nasıl koruyacağız; 6-11 yaş arası ilkokul çocuklarının beslenme uzmanı olmasını mı sağlayacağız? yani nasıl yapacağız? onu yeme, bunu yeme diye yasaklar mı koyacağız… ama bunlar pediatrik olarak da doğru yaklaşımlar olmaz, çocuk psikolojisi açısından doğru şeyler değil. Çocukların rasyonel kararlar almasından geçtim reklamlarla yetişkinlerin bile yanıltılması yanlış bilgilendirilmesi gayet mümkün bildiğiniz üzere. Dolayısıyla çocukları koruma gerekliliğinden yola çıkmak ve sağlık zararına yol açan gıdalara erişimi azaltacak kamusal önlemler almak kritik. 

Başka tartışmalar da var. Temel tartışmalardan biri gıdaların doğru bilgi içerecek şekilde sunumunu sağlamak. Örneğin etiket üzerine ciddi bir tartışma var özellikle Amerika’da ve şeker üzerinden giden. Nasıl sigara sağlığa zararlı yazıyorsa, ”bu ürünün şeker içeriği yüksektir. obeziteye yol açar” uyarısının da mutlaka etikette olması gerektiğine yönelik tartışmalar var. Bir yönü bu. Bir başka tartışma metabolik sendrom konusu. Abur cubur tarzı, şeker ya da NBŞ içeriği yüksek obeziteye yol açan ürünler için ”felç, kalp damarı, diyabet gibi hastalıklara yol açıyor” bilgisi eklensin etikete deniliyor. Böyle bir etiket ve bilgilendirme tartışmaları, çalışmaları var. Ancak kritik tartışma, bu gıdalara erişimi azaltmak üzerine kurulmalı. Dünkü çalışmada, Sosyal Haklar Derneği’ndeki çalışmada bir arkadaş küçük bir gofret getirdi. Ürünün etiketine bakıyorsunuz protein çok çok düşük, vitamin yok, mineral yok,  un esaslı bir ürün. Yaklaşık 30 gramlık ürünün 16 gramı şeker. Bu şeker miktarı çok yüksek, çok gereksiz bir ürün.

Pek çok sosyal psikoloji çalışmaları var şekerli ürünlere karşı ister istemez bir afinitemiz var. Evrimsel bir şey olduğu düşünülüyor. Evrim tıbbının açıkladığı bir şey. Kıtlık zamanlarında şeker içeriği yüksek şeyler yemek bizi ayakta tutan bir şeydi. Kilo alımı zor zamanlar için bir tür sigortaydı; ama günümüz koşullarında, kilo alımını kolaylaştıran gıdalarla dolu bir çevrede bu özelliğimiz hızla bir sağlık sorunu yaratabiliyor. 

Temel noktaları söyleyebildim zannediyorum. Kanımca mutlak suretle çocuk sağlığını odak noktasına koymak zorundayız NBŞ tartışması için. Türkiye’de 22 milyon çocuk var 0-18 yaş arasında. Bu 22 milyon çocuğun 2 milyon 350 bini obezite sorunu yaşıyor. 20 yıl içinde anormal artış göstermiş obezite oranı. Bu şekilde devam ederse, bunu bir toplumsal felaket olarak görmek gerekiyor. Ama sağlık bakanlığı bu konuda şunu söylüyor: ‘Obezite bireysel sorundur; insanların yeme alışkanlığıyla ilgilidir.’ Özet geçiyorum yayınladıkları raporlardan: ‘bireysel diyetlerimizi aşırı yeme ve az hareket etme noktasında düzenlediğimiz sürece kilo alımı kaçınılmazdır’ diyor Sağlık Bakanlığı. Oysa işlenmiş gıda alımında bu mümkün değil; abur cubur gıdalar çok yüksek miktarda şeker içeriyor. Ve bakkaldan markete ve okul kantinlerine kadar her yer bu ürünlerle doluyken çocuklardan kendi sağlıklarını dikkate alarak rasyonel kararlar vermelerini nasıl umabiliriz. Obeziteye yol açan 3 bine yakın işlenmiş gıda ürünü yani abur cubur gıda var Türkiye’de satışta olan. Fiyatları 0.100 kuruşla ile 2,5 lira arasında değişiyor. Bu ucuzluk Türkiye’ye özgü değil. Dünya genelinde 30 bin çeşit ürün var. Bunlar 5 büyük firma tarafından kontrol ediliyor. Küresel abur cubur pazarının %37’sini kontrol ediyor bu firmalar. Ve bu ucuzluk, neden mesela Orta Afrika’daki çok yoksul bir ülkede obezite oranlarının arttığını da açıklıyor. Sonuç olarak NBŞ kullanımının yoğun olduğu abur cubur kategorisine giren ucuz, şeker içeriği çok yüksek binlerce ürünün piyasada her yerde kolayca temin ediliyor olması engellenemediği sürece yani bu gıdalara erişim bu kadar kolay olduğu sürece NBŞ’nin yol açtığı sağlık zararlarını önlemek olanaksızdır. NBŞ tartışmasını çocuk sağlığını korumak üzerine kurmak meseleyi daha anonim kılarak toplumun bütününe seslenme imkânı doğuracaktır. Teşekkür ederim dinlediğiniz için.

4

Şeker pancarı üreticilerinin perspektifinden gıda egemenliği

Abdullah Aysu, Çiftçi-Sen

Gıda egemenliği ekseninde şeker pancarını anlatmaya geçmeden önce izninizle kısaca gıda egemenliğini özetlemek istiyorum. Gıda egemenliğini anlatmaya geçmeden önce de birbirine çok karıştırılan iki kavramı açıklamak istiyorum. Genel olarak gıda güvenliği ile gıda egemenliği çok karıştırılan kavramlardır. 

Gıda güvenliğini genellikle sermaye grubu kullanmayı çok sever. Oysa gıda egemenliği bunun çok daha ötesindedir, gıda güvenliğini de kapsar. Yani gıda güvenliği, gıda egemenliğinin bir alt başlığıdır; hem de vazgeçilmez, vazgeçilemez bir alt başlığıdır. 

Neden? 

Çünkü kendimizden (çiftçilerden) örnek verecek olursak, zehir olarak ürettiğimiz bir ürünü, tüccar alır, onu ambalajlar ve güzel bir görüntü ile sunar. O ürününü artık güzel bir ürün diye ve güvenli bir ürün diye anlatılır ve hijyen koşulları sağlanarak hazırlanmıştır diye de ifade eder. Dolayısıyla bizim zehirli kimyasallarla urettiğimiz ürünleri, güvenli gıdaymış gibi anlatır ve öyle satar. Oysa ki bizim attığımız tohumdan itibaren her şeyi zehirdir. 

Peki, gıda güvenliğinden vazgeçecek miyiz? 

Asla. Gıda güvenliğini baştan sona savunmaya devam edeceğiz. Dediğim gibi gıda egemenliğinin en önemli alt başlığı olarak ama.

Peki o zaman gıda egemenliği nedir? 

Gıda egemenliği ne üreteceğimize, nasıl üreteceğimize, ne kadar üreteceğimize, niçin üreteceğimize ve en önemlisi belki de kimin için üreteceğimize karar verme hakkıdır. Bu hakkı kullanma olayıdır gıda egemenliği. Gıda Egemenliği esas olarak 3 ana ayak üzerinde durur: üretimin başladığı nokta tohum ve daha sonra da üretimin biçimi ve üretimi buluşturma biçimi olmak üzere 3 ayaklıdır. Bu üç ayağın elbette pekçok payandaları var, oraya girmeyeceğim. 

Şimdi bu ana girişten sonra şeker fabrikaları ve şeker pancarı üzerinden yol almaya çalışalım.

Herseyden önce şeker pancarı çok önemli bir münavebe bitkisidir. Türkiye’ye münavebe kültürünü de getiren bitki şekerpancarıdır. 

Her 4 yılda bir, aynı tarlaya ekimine izin verilir ve kendisinden sonraki üretimi yapılacak olan buğday ve arpanın verimliliğini %20 oranında artırır. Şekerpancarına kota uygulanmadan önce yaklaşık 500 bin hektar arazide şeker pancarı üretiliyordu. Sonra uygulanan kotalarla birlikte 320 bine düştü. 180 bin hektar arazi de şuan şeker pancarı üretilmiyor. 

Bunun verimlilik üzerinden hesaplamasını yaptığımızda 180×40 kg olarak hesapladığımızda 7 milyon 200 bin kg arpa veya buğday kaybımız var sadece kotadan dolayı. 

Çiftçi ailesi üzerinden değerlendirdiğimizde kota öncesi yaklaşık 490 bin 500 bin aile şeker pancarı üretiyordu. Şu anda 105 bine kadar düşmüş vaziyette. Yani 380 bin aile aşağı yukarı pancar üretmiyor. 

Bu ne manaya geliyor? 

Gıda egemenliği üzerinden değerlendirdiğimizde, biz çiftçiler son 20 yıla kadar genel olarak -hatta 30 desek daha doğru olur, bizim hiç bankalarla işimiz olmazdı. Bankalardan borç falan almazdık. Banka ilişkimiz olmazdı. Neden? Çünkü yılda 3 kez nakit para ile buluşurduk. 

1- buğday satardık, buğday parası alırdık. 2-Aralık, ocakta pancar parası alırdık 3- ve nisan, mayısta da kuzu parası alırdık. 

Hayvancılığı bitirdiler, kuzu gitti. Şeker pancarında 380 aile devre dışı kaldı ve buğdaya gelince de sıra, maliyetler yükseldi, fiyatlar düşük belirlendi ofis üretici ve tüketici lehine piyasayı regüle etmekten çekildi. Bu politikalat sonucunda biz bankalara mahkum olduk. 

Yılda üç elimize gectiğinde biz (ciftçiler) günlük paraya ihtiyaç duymazdık, her zaman nakdimiz vardı, olurdu. Şehre indiğimiz zaman 2 tane horoz veya 1 tane hindi veys 2 kuzu götürür, satardık. Onlar bizim nakdimizdi. Dolayısıyla bankalara muhtaç olmazdık. Bu olanağı elimizden aldılar.

Bir başka önemli konu. Bir dekar şeker pancarının ürettiği oksijen 3 dekar çam ormanından daha fazla. Böylesi bir ekolojik yıkım oluyor… 

Şeker pancarı üretilmediğini düşündüğümüz anda 1,5 milyon hektar civarında orman yok olmuş gibi değerlendirmemiz lazım. Bugün devre dışı bırakılan 180 bin hektarx 3= 540 bin hektar arazinin, ormanın olmadığını düşünmemiz gerekir. Öylesine bir oksijen kaybımız oldu.

Ayrıca şeker pancarı üretilen tarlada her bir dekara 4 kg fosfor, 15 kg potas bırakırdı şeker pancarı. Dolayısıyla, biz bir sonraki yıl üretim yapmaya geçtiğimiz dönemlerde fosfor ve potas miktarını az tutar, topraga öyle gubre saçardık. Bu azlıktan dolayı ekolojik dengeye ve ali bütçesine katkı koyardık. Bütün bu olanaklar elden gitmiş oldu. Bunların şimdi miktar olarak da bir değeri var. 180 bin hektar araziyi 4 ile çarp 720 kg daha az fosfor tüketirdik ve aynı şekilde 2 milyon 300 bin kg daha az potas tüketiyorduk. Bunlar artmış oldu. 

Aynı şekilde bir dekar şeker pancarı ürettiğimizde aşağı yukarı 500 kg arpa üretmiş kadar da hayvanlarımız için besin üretmiş oluyorduk. Pancar söküldükten sonra ortaya alınır, pancar ve yaprakları koparılır, üstü de sıyrılır sonraki hali gönderilir. Tarlada kalan bölüm, dekara 500 kg civarında arpa üretmiş kadar bir değer bırakır hayvanlar için. Bu da hayvanlhayvanlar için aşağı yukarı her 4 yılda bir 900 bin ton arpaya denk gelir. Bunun parasal değeri aşağı yukarı bir 1,5 milyar TL. Böylesi bir parasal kaybımız var ekonomik olarak. 

Yem konusuna geldiğimizde, biliyorsunuz bizim yem olarak 24 milyon ton civarında kaliteli yeme ihtiyacımız var. Kendi yem ihtiyacımızın %58’ini karşılayamaz durumdayız. Pancar posası bunun bir kısmıni pancar küspesi karşılıyordu. Dolayısıyla 5,5 milyon ton civarında da bu tür yem kaybımız var. 

Şimdi fabrika özelleştirildi. Sağlık sorununun da tarıma olan zararından birçok şeyden bahsettik. Buna karşı bir mücadele örmeye gayret edeceğiz elbette ki. Bazı gerçekleri bilmemiz gerekir. Bu gerçekler şudur: ”meclis olarak bunu özelleştirmeme yetkimiz var mı? Yok. Cumhurbaşkanının şeker pancarını özelleştirmeme yetkisi var mı? Yok. Başbakanlığın var mı?” Yok. Öyle bir yetki ne yazik ki yok. Mevcut hükümetin de şeker pancarını özelleştirmeme yetkisi yok. 

Peki neden yok? 

Çünkü 1994 yılında DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) kuruldu. Türkiye DTÖ’ye üye. 

DTÖ’nün normlarında diyor ki; “devlet, özel şirketlerle rekabet edecek hiçbir faaliyeti yürütemez”. Piyasayı regüle edecek kurum ve kuruluşları elinde tutamaz diyor. Bu hükümetler üstü başka bir durumu ifade ediyor. Bizim mücadelemizi örerken burayı görmeden, atlayarak veya ıskalayarak yapacağımız hiç bir çalışma ciddi sonuçlar üretmez. Kamuoyu oluşturur. DTÖ halk sağlığı problemleri olduğunda toplanır ve bir takım kararlar alır bölümünü işletecek -ki bu DTÖ’nün 5. maddesidir. “Gümrükten girerken bile ilk önce denetlenir halk sağlığını tehdit eden bir bölüm varsa geri iade edilir” denilen bölümün işlevli kılacak bir mücadeleyi; bu genel olarak ‘NBŞ’ye hayır’ (nişasta bazlı şeker) ve diğer mücadelelerle paralel bir biçimde, birbirini destekleyecek, besleyecek biçimde ifade etmemiz gerekiyor. 

Bunu niye söylüyorum? Ben söylemiyorum 2006 yılında DTÖ’nün genel müdürü Pascal Lamy bir açıklama yaptı dedi ki; “DTÖ kuruldu devletlet koşa koşa imza atıyorlar. Bu devletler neye imza attıklarını biliyorlar mı?” diye sordu. Dünya kamuoyuna bunu açıkladı ve arkasından dedi ki “buna imza atmış olanlar NAMA sanayi anlaşmasına, AOA tarım anlaşmasına, fikri mülkiyetler anlaşmasına, GATS hizmetler anlaşmasına, GATT- Gümrük tarifelerive ticaret genel anlaşmasına kısacası bütün anlaşmaların tamamına imza atmış sayıldı” dedi. 

Dolayısıyla “şu asfaltı ben yapıcam” deme yetkisi yok belediyenin. Yani bunu bir şirket ‘ben yapıcam’ dediği zaman ‘bu karayolunu ben yapıcam’ deme yetkisi yok hükümetlerin. Bunu da gören bir yerde mücadeleyi örersek daha iyi yol alırız ve sağlam duruşlar sergileriz diyorum.

“Yemek yemek politik bir eylemdir”

5

Kamu Politikaları ve NBŞ başlıklı çalışma grubunda, NBŞ kullanımının ve üretimin artacağına, bu yükselen talebin Türkiye’de mısır tarlalarının kapasitesinin üstünde olacağından dolayı mısırda ithalatı zorunlu kılacağına değinildi. Hali hazıda mısır üretimine verilen teşvikler ve yükselen taleple birlikte mısır üretiminin artacağı, monokültür mısırın yaygınlaşmasıyla beraber toprağın verimsizleşeceği ifade edildi. NBŞ kanunu ile beraber şeker pancarı üretiminin baskılandığı, çiftçinin zor durumda kalarak ve mücadele edemeyerek çekildiği, şeker fabrikalarının da zararda gösterilerek satışına yol açıldığı ifade edildi. Özelleştirilme kapsamına alınan fabrikaların 5 yıl şeker üretimine devam etme zorunluluğu olduğu ancak 5 yıl sonrasında sürecin belirsizliğinden bu fabrikalar yerine örneğin AVM gibi istenilen türde yapıların kurulabileceği ifade edildi. Ayrıca fabrikalara yeni işçi alımının yapılmadığı, mevcut işçilerin işten çıkarıldığı ve sosyal hak kayıplarının yaşandığı ifade edildi. 

Bu durum karşısında kamuoyu oluşturmanın bir zorunluluk olduğu, bunun için bilinçlenme çalışmaları yapmanın, tüketici dernekleri kurmanın, hükümete baskı yapmanın gerekli olduğu ifade edildi. Ayrıca, henüz satılmamış olan fabrikaların satılmasını durdurmanın ve şeker kotalarının belirlenmesinde meslek odaları, kooperatifler, üretici ve tüketici örgütleri gibi yapıların yer alması gerektiği önerildi. NBŞ yerine şeker pancarı üretimini savunmak gerekiyor. 

Gıda egemenliği ve şeker fabrikaları başlıklı ikinci çalışma grubu önce gıda egemenliği kavramını tanımladı. Gıda egemenliği en geniş haliyle; neyin, ne kadar, niçin, nasıl ve kimin için üretildiği sorularına üreticilerin ve tüketicilerin birlikte karar vermeleridir. Mevcut gıda politikaları şirketleşme ve tekelleşme yaratmakta, zaten halihazırda kırdan kente yaşanan göçü perçinlemekte, kırda yaşayan ve üretmeye devam eden çiftçiyi ise zora sokmaktadır. Tüm bu üretim sürecinin dönüşümü sadece ülke içindeki sınırlı kalmamıştır. Mercimek ve saman üreticisi bir coğrafyaya sahip iken Türkiye ithal eden ülkeler arasına girmiştir. Bu süreçte gümrük anlaşmaları kaldırılarak şirketlerin çıkarına yeni anlaşmalar ve kanunlar yapılmıştır. Meraların kullanımı, su havzalarının kullanımı yoluyla tarımsal faaliyet şirketlere devredilmiştir. Kentteki tüketiciler açısından ise; adil, sağlıklı ve temiz gıdaya ulaşmak zorlaştı. Aracıların tedarik zincirinin katmanlarını oluşturması nedeniyle tüketiciler yüksek gıda fiyatlarına maruz kalıyor. Özellikle kentin emekçi kesimi fiyatı yüksek olan gıdaya ulaşamadığından sağlıklı beslenme sorunları yaşıyor. 

Bu bağlamda, kır ve kent arasında organik bağlar kurulmalı, kentte tüketici kooperatifleri, kırda üretici kooperatifleri gibi kanallar oluşturulmalıdır. Bu kooperatifler öncelikle üreticilerin ve tüketicilerin şirketler karşısında bir arada olmasını, örgütlü davranmasını mümkün kılar. Bunlar arasında gelişen işbirliği de gıda egemenliğini tesis etmenin bir yolu olabilir.

6

Halk Sağlığı ve NBŞ çalışma grubu, beslenme alışkanlıklarının yeniden düşünülmesinin, erkek ve kadınların beraber yemek yapma ve yeme, çocukları da bu kolektif alışkanlığa dahil etmesinin önemli olduğu ifade edildi. Böylece hızlı tüketim (fast-food) kültürünün önüne geçilebileceği ifade edildi. Şeker pancarından üretilmiş şeker doğal bir şekerdir. Oysa NBŞ, kimyasal bir üründür. Obeziteye neden olan früktozun metabolitik hastalıklara yol açtığı tespit edilmiştir. Ürün etiketleri halk sağlığı lehine yeniden düzenlenmelidir. Örneğin, ilave şeker oranının belirtilmeli, “obeziteye yol açar” ibaresi etiketlere konulmalıdır. Kamu spotu ve eğitim çalışmaları yapılmalıdır. Halk sağlığı bireysel ve kamusal bir sorumluluk alanıdır. Bu konularda bireyin erken yaşta eğitimine başlanmalıdır. Ayrıca, GDO içeren yemlerin hayvanlara yedirilmesi tüm canlıları etkileyen bir sürece etki etmektedir. Şeker pancarından üretilen yem yerine GDO’lu yemle beslenmesi hayvanın refahını da kötü etkiler. Endüstriyel tarımın sonucu ortaya çıkan atıklar da tarımsal ekolojiye zarar vermektedir. Bu bağlamda, kamusal önlemler alınmalı, NBŞ içeren gıdaların okullarda satışını zorlaştırmalıdır. 

şeker1

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s